Kocadan motosiklet ve araba hocası olur mu?


Yarım kalan Karadeniz 2.0 gezisinin üçüncü bölümünden önce; motosiklet veya otomobil kullanmayı öğrenmek isteyen kadınlara, eşleri tarafından eğitim verilip verilemeyeceği, verilirse ne gibi zorluklarla karşılaşılabileceğini tartışmak,  bizim başımızdan geçenleri aktarmak amacıyla bu yazıyı yazma ihtiyacı duyuyorum. Benzer planları olanlara az da olsa bir fikir verebilir umarım. Öncelikle hikayemizin karakterlerini tanıyalım. 2014  yılının sonundaki durumlarına göre;

Özge, Semih ile tanışıp evlendiğinde 24 yaşındaydı. B sınıfı ehliyeti mevcuttu. Sürücü kursunda otomobil kullanmasını öğrenmiş, sınava ilk girişte B sınıfı ehliyet almaya hak kazanmıştı. Ne var ki ehliyet aldıktan sonra çok nadiren araba kullanmıştı. Bu durumda trafiğe çıkacak beceriye sahip olabilmesi için pratiğe ihtiyacı vardı.

Kızı bile motorla aldık

Kızı bile motorla aldık

Semih’in macerası  1988 yılında, ortaokul 2.-3. sınıf arasındaki yaz tatilinde, bir pazar günü aile gezmesinden dönerken başlamıştı. Babası arabayı boş bir alana çekip “senin ayakların yetişiyor, hadi bakalım” dediğinde; annesinin yoğun itirazlarına rağmen sürücülük hayatına 1973 model Opel Record ile başlamıştı. Lise çağlarında şehirlerarası seyahatlerde babası arabayı çok az kullanırdı. 1993 yılındaki ehliyet sınavından önce “olmuştu”.  Hatta ehliyet sınavına giren polis, park yeri çıkışındaki yokuşta arabayı kaydırmadan harekete geçirmesini görür görmez daha sınavın başında “sana bu ehliyeti vereceğiz galiba, belli oldu” demişti. Yıllarca edindiği otomobil tecrübesinden sonra 2007 yılında motosiklet macerası başlamıştı. 2014 sonunda 85.000 km civarı motosiklet tecrübesi vardı. Bu tecrübenin çoğu tek başına ve şehirdışı yollarda edinilmişti.

Kocaman bir Opel

Kocaman bir Opel

Karakterlerimiz hakkında fikir sahibi olabildiğinizi umarım. Gelelim hikayemize.

Araba:

Düğünden bir kaç ay sonra, baktık olmuyor; her yere getir götür işleri tarafımdan karşılanıyor. Buna bir çözüm bulmak lazım. Çözüm; hatuna araba kullanmasını iyice öğretmek. Kendi işini kendi görmesini sağlamak, getir götür işlerinden kurtulmaktı.  Bunu yaparken sonuçta  klasik  “kadın sürücü” olmasını istemedim. Tabiri caizse “erkek gibi” araç kullanabilen, işin mekanik kısmını ve mantığını da bir miktar öğrenip, viraj çizgisi, vites, motor freni, debriyaj, kompresyon gibi becerileri kazanmasını istedim. Bu işe ilk başladığımızda Özge’nin söylediği şey şuydu:

- Bir işi öğrenmem genelde uzun sürer ama öğrendikten sonra da o işte çok iyi olurum.

Bu iyi mi kötü mü, bilemedim. Ama zor yoldan gidilmeliydi. Zoru öğrenmeden kolay öğrenilirse eksik kalır, alışınca da hiç bir zaman tam olmazdı. İkinci Dünya Savaşı’ndaki pilot eğitimlerinde Amerikalıların ve İngilizlerin  iki farklı ekolü olduğunu biliyordum. Amerikan pilotları eğitimlerini güçlü uçaklarda alıyorlarmış ve uçağın gücü bir hata olduğunda telafisinin daha kolay olmasını sağlarmış. İngiliz pilotlarıysa eğitimlerinde daha güçsüz uçakları kullanırmış. Sınırlı güçleri olan uçaklarda; telafisi zor tehlikeleri önceden görüp hazırlanacak şekilde eğitilirlermiş.  Eğitimleri sonunda geçtikleri güçlü uçaklarda zor durumlara daha hazırlıklı olurlarmış. Ne zaman seyrettiğimi bile hatırlamadığım bir belgeselde geçen bu anekdotu öğrendiğimde, İngiliz sistemini daha mantıklı bılmuştum. Özge’ye şunu söyledim:

- Otomatik araba yok, manueli parmağında oynat, sonra istersen otomatik kullanabilirsin.

Hoşuna gitmedi tabi. Doğru mu yapıyordum? Bu kadar zorlamaya gerek var mıydı? Aslında bu yolu tercih etmemde bir neden daha vardı. Ona söylemedim o zamanlar. Amacım; vitesli motosiklet kullanabilen, birlikte motosiklet sürebileceğim bir sürücü yetiştirmekti. E bunların olması için de elbette arabada vitese, debriyaja, viraja, yola hakim olması, aynı zamanda neyi niçin yaptığını da bilmesi gerekiyordu ki motosiklette zorluk çekmesin. Araç kullanımı ve yol eğitimi yanında mekanikten de haberdar olması gerekiyordu.

Eğitimlere başladık. Zordu, çok zordu. Sıkıldığımız, kırıldığımız, usandığımız zamanlar oldu. Gerçekten de kocadan hoca olmaz sözünün doğruluğuna inanmaya başlamıştık. Kendisinin iyi bir sürücü olmasını istediğimden; her şeyi eksiksiz yapmasını bekliyordum. Yapmayıncada uyarıyor, uyarıyor, uyarıyor, sonrasında daha farklı söylüyordum. Bu da bizi çok gerdi. Çok zor. Sabır gerektiriyor her iki taraf için de. Kaç kere vazgeçti, lanet olsun, bir daha araba falan kullanmayacağım  dedi; hatırlamıyorum. Israrlarımla devam ettik. Bir süre sonra kendisi için benimle araba kullanmak eziyet haline geldi. Bir yandan da eğitim başka açıdan devam ediyordu.  Arkadaşlarla sohbetlerimiz sırasında arada söze karışıyor; o aracın torku yetersiz, bunun turbosu var, berikinin arka süspansiyonları bağımsız değil gibi sözler sarfediyor, bakışları hayretle üzerine topluyordu :).

Yaklaşık altı ay sonra ne oldu bilemiyorum, bir aydınlanma mı geldi, dediği gibi mi oldu anlamadım. Sadece bir kez, Bursa’ya gelişinde babamla çıktılar, onun mu etkisi oldu bilmiyorum ama sanki bir düğme vardı, “Off” dan “On” konumuna çevrildi. Taşlar yerine oturmaya başladı. Özge artık kendi başına çıkıyor, sorunsuz geri dönüyordu. Dikkatliydi, cesurdu, kendinden emindi. Hatta kendi çıkıp geri döndüğünde anlatıyordu:

“Kimsenin vites küçülterek kavşağa yaklaştığı yok.”

“Pek çoğu 200 metre ileride kırmızı ışığı görmesine rağmen deli gibi gaza basıyor, sonra da cayır cayır fren yapıyor.”

“Şu sol şeritten uyuz uyuz giden kadın sürücülerden bıktım”

“Basık bir araba sıkıştırmaya çalıştı, beni acemi sandı”

“Artık yokuşlarda kalkışta el freni kullanmıyorum”

Bir şeyler oturdu, oldu, güzel oldu. Kullandığı manuel araçta sürüş için hiç bir yardımcı ekipman yoktu. Bu seviyeye geldikten sonra otomatik araba kullanmayı da hakediyordu. Artık öğrendiğine göre rahata erebilirdi. İlk kez otomatik araba kullandıktan sonra;

“Bu ne ya; basınca gidiyor, basınca duruyor. Araba kullandığını anlamıyorsun. Bunu herkes yapar ki. Kontrol sende olacak.”

dediğinde, bu kadar olacağını tahmin etmiyordum. Sonuç olarak çok zorunlu olmadıkça otomatik vites kullanmadı, istemedi, sevemedi. Aynı ben…

Gizli planımın ilk etabını zorluklarla da olsa tamamlamıştık. Zor zamanlar geçtikten sonra Özge;  eğitim vermenin zor olduğunu, bazı tartışmalarımızda sonradan bana hak verdiğini söylemişti. Ama gerçekten de zorlandık. Yani 1. etapta kocadan hoca olmayacağını anlamıştık. Sonuç iyi oldu gerçi. Baktım oluyor, ikinci etaba geçme zamanıydı.

Motosiklet:

Özge’nin motosikletle tanışması benimle oldu. Zamanla kıyafet ve koruma ekipmanlarını tamamlamıştık. Şehir içinde 110 cc skuter ile gezip işlerimizi kolayca halledebiliyorduk. Pratikliğini gördü. Şehir dışında ise bir 300-600 km’lik günü birlik ve konaklamalı geziler yaptıktan sonra, tatilimizi motorla Ege bölgesini gezerek geçirmiştik. Motorla uzun zaman seyahat etmeyi, virajlarda yokuş ve inişlerde sürücü ile birlikte konumlanmayı, virajlarda “yol çizgisini yüzünün yanında görüp”  bir anda bütün duaları okumayı, kısıtlı bagaj hacmine  göre eşya seçip bazı şeylerden feragat edebilmeyi (ki bir kadın için çok zor pek çok eşyasını geride bırakmak) ve her şeyden önemlisi bunları yaparken şikayet etmeyip  keyif almayı öğrendi. Motosikletle hayatın hemen her yönüne çabucak uyum sağladı, sevdi. Bunları gören ben, çevremizdeki motosiklet mağazalarını bir bahaneyle gezerken, “aa ne güzel motor otur bakayım fotoğrafını çekeyim” diyerek onun boyuna uygun motor bakıyordum, çaktırmadan. Yamaha YBR 125′i ve Honda CBF 150′yi beğenmişti misal, ayakları tabanıyla basmıyordu gerçi. Tam olarak ayağını bastığı Lifan Pony’yi de pek bir ufak bulmuştu.

Dur bi fotoğrafını çekeyim...

Dur bi fotoğrafını çekeyim…

Günler böyle geçerken güneşli bir baharda hafta sonuydu. Küçük skutırımızla şehirde bir yerlerden dönüp yaşadığımız siteye geldik. Motoru park etmeden önce durdum, indik. Özge “ne oldu?” demişti.

-Denemek ister misin?

-İyi de ben bilmiyorum ki kullanmayı.

-Zor değil, debriyaj ve vites yok. Buradan  kolu çevirip gaz veriyorsun, yavaşça ama. Bu ikisine de yavaşça birlikte basıp duruyorsun. Yaptığın hiç bir şeyi ani ve kuvvetli yapma, hep kontrollü. Bisiklete çok benziyor. Gittiğin yerde dur, motoru durdur, ayakların yardımıyla dön, sonra çalıştır ve geri gel. Bisiklete benziyor.

Biraz tereddütle de olsa bindi. Yavaşça gazı açtı. Elli metre gitti, dediğim gibi döndü, sonra geri geldi ve yanımda durdu. Kask olmasaydı, dudaklarının kenarlarının kulaklarına ulaştığına yemin edebilirdim.

-Ne güzel şeymiş bu ya! Ben de istiyorum.

Yapabilecek miyim?

Yapabilecek miyim?

Zehir vücuda girmiş ve damarlarına yayılmaya başlamıştı. Artık dönüş yoktu.  Ben de bunu istememiş miydim zaten? Ne var ki motosiklet kullanmak; motosikleti hareket ettirmek, hatta bir yerlere götürüp getirmekten çok daha fazlasıydı. Dolaylı ama güvenli yoldan gidilmeliydi.

Ve yine dönüyoruz dolaşıyoruz, kendisine müteşekkir olduğum, motosiklet dünyasına giriş yapmak isteyip, fikrimi soran herkese kitabını öneridiğim Reşat ARBAŞ’a (Nam-ı diğer Donald Duck). 2007 yılında aldığım kitabı “Motosiklet Teorisi” hala duruyordu bende. Özge’nin önüne bu kitabı koydum ve:

- Bu kitap okunup, anlaşılmadan sana motor yok!

Teşekkürler Sn. Arbaş

Teşekkürler Sn. Arbaş

Yahu ayıptır demeyin. Ağzına bir parmak bal çalıp devamını getirmemek  -ya da başka şeyler de-  demeyin.  O başkaydı. Motosiklete binip binemeyeceğinin, sevip sevmeyeceğinin testiydi. Madem testi geçti, kendi tercihi olarak motosiklet kullanmaya karar verdi, yolu biraz daha uzatacaktık.

Motosiklet kullanmak, otomobil kullanmaktan çok farklı ve çok daha zordur. Bunun iki nedeni vardır. Birincisi ve daha kolay olanı, el ayak koordinasyonun daha fazlası ve daha hassas olanı gerekir. Arabada kalkış sırasında verilen fazla gaz veya ani çekilen debriyaj genellikle biraz patinaja sebep olup, bir şekilde yolunuza devam etmenize engel olmazken; motosiklette bu düşmenize ve yaralanmanıza neden olabilir. Virajlarda arabada direksiyona hafif bir açı vererek araca yön veriyorken, motosiklette gidona belli bir baskı uygulamanız, bu esnada gaz kontrolünü doğru şekilde yapmanız ( sağ dönüşlerde direk gaz elciğine basınç uyguluyorsunuz ki bu gazı fazladan açmanıza ya da kapamanıza, dolayısıyla çizginizi kaybetmenize neden olabilir), yine virajlarda gerdan kırıp bakışınızı ve başınızın pozisyonunu doğru şekilde tutmanız, gerektiği zamanlarda bacağınızla, dizinizle hatta bütün vücudunuzla motorun açısına müdahale edip motorun yatışını düzenlemeniz, dik yokuş ve inişlerde ağırlık transferini ayarlamanız gerekir. Otomobilde yapılan panik fren; debriyaj – frene aynı anda basılarak yapılıyorken, motosiklette ön-arka freni doğru sıra ve değişen basınçlarda sıkmanız gerekir. Bu anlamda ben motosiklet kullanmayı biraz bateri çalmaya benzetirim. Tüm uzuvlar ahenk ile hareket eder, ancak vuruşların bir tanesi yanlış yerde olursa ritm aksar, sekteye uğrar, bozulur.

İkinci nedense çok daha önemlidir ve motosiklet kazalarının çoğundan bu sorumludur. Motosiklet; hava, yol ve çevre faktörlerinden, hatta sürücünün psikolojik durumundan çok daha fazla etkilenir. Arabayla giderken sarfettiğiniz dikkatin çok daha fazlasını sarfetmeniz gerekir. Asfaltın açısı, kalitesi, yoldaki toz – kir – çamur varlığı, yoldaki çizgilerin kayganlığı, diğer araçların sizi görmeme veya görmezden gelme / umursamama halleri, arabada olabilecek basit hasarlı bir kazanın motosikletle  sizin hayatınıza malolabilecek seviyede olabilmesi gibi nedenlerle; motosiklet sürücüsü çok bilinçli, çok dikkatli, çok hızlı refleksli, çok düzgün psikolojili ve çok görünür olmak zorundadır. Motosiklet kullanmanın zorluğunu size şöyle anlatabilirim. Geçmiş zamanda bir günde Samsun’dan  – Bursa’ya (yaklaşık 900 km) motosikletle gelmiş , eve geldiğimde hemen arabayla bir yerlere gitmek zorunda kalmıştım. Eve geldim kıyafetlerimi değiştirdim ve arabaya bindim. Arabayı kullanıyorken hissettiğim şey uçakta, trende ya da gemide olduğumdu. Araba sanki kendi kendine gidiyordu. Kullanan ben değilmişim gibi çok rahat bir şekilde gidebildim o kadar yorgunluğun ardından. Araba kullanıyorken yapabildiğiniz pek çok şeyi (radyo, makyaj, telefon, sivilce  vb. ile ilgilenmek) motosiklette yapamazsınız, yapmamalısınız. Bu örneğin; motosiklet kullanırken harcanan dikkat hakkında bir fikir verdiğini umarım. Sevgili Can abi “motosiklet kullanmak zeki insanların işidir” der  (saygılar).

Günler geçti kitap okundu. Bu arada Özge motosiklette arka koltukta yolcu olarak seyahat ederken eğitime devam ediyorduk. Freni kontrayı vitesi anlatıyordum. Mantık aynı. Araba gibi. Sadece yerleri değişik.

Seçim:

Gün geldi, ehliyet sınavından önce hazırlanmak ve sonrasında kullanmak için bir motosiklet seçmeye. Özge ile yine satıcıları gezdik ancak kendisi artık daha bilinçli olduğu için, kitapta yazdığı gibi ayaklarının yere tam basacağı bir motosiklet istedi. Bu durumda daha önce beğendiği modeller elendi. Geriye kala kala pek bir ufak bulduğu 100 cc, 4 vitesli, debriyajlı, saatte yaklaşık 90 km hız yapabilen  Lifan Pony ‘cik kaldı. Biz de bulabildiğimiz temiz ve ikinci el beyaz renkli bir tanesini ilk sahibinden aldık. Özge sonra adını Keçi koydu.

"Keçi"

“Keçi”

Eğitim:

Ve sıra geldi motosiklet kullanmasını öğrenmeye. Nasıl yapacağız? Nereden başlayacağız? Yine kitabımıza başvuruyoruz. Kitabın sonunda örnek motosiklet kursu isimli bir bölüm var. İlk paragrafında şu yazıyor: “KOCADAN HOCA OLMAZ”  Haydaaaa. Oldu mu şimdi bu? Yok yok yılmak yok. Araba kullanmasını öğrendiyse bunu da öğrenir herhalde.  Neyse unutalım bunları ve kitabın (diğer) dediklerine bakalım. Hiç bilmeyen birisine motosiklet kullanmasını öğretmek için adım adım ne yapılacağı yazıyor.  Gidiyoruz  kapalı bir alana. Aynen uygulamaya başlıyoruz. Önce itme, sonra kalkış denemeleri, sonra birinci viteste ilerleme… İlginç bir şekilde araba kullanmayı öğrenmesinden çok daha kolay oluyor öğrenmesi. Frenleri nasıl kullanacağını teorik olarak biliyor ve biraz fren de çalışıyoruz.  İlk günün sonunda motosikleti dördüncü vitesine kadar hızlandırıp, durup ayaklarıyla geri döndürüp geri gelebiliyordu. İşte o günün sonu:

İkinci gün sıra geldi kontra tekniği kullanarak dönmeye ve fren çalışmaya. Daha geniş bir alanda çalışıyoruz. Önceden teorik kısmını öğrenmiş olmasından gerek, onları da tahminimden daha kolay öğreniyor. Önce fren. Sadece arka frendeki tepki, ileri bak, sadece ön fren, limon sıkar gibi, kademeli, sonra ikisi birden. Ardından kontra ile viraj dönme tekniği. Çalışıyor, çalışıyoruz… İkinci gün durumumuz bu:

A2 (şimdiki A) sınıfı ehliyet sınavı iki aşamadan oluşuyor. İlk bölümde yaklaşık 15 dakika kapalı parkurda kullanıyorsunuz. Eğer sınav jürisi sizin trafiğe çıkacak kadar motosiklete hakim olduğunuza karar verirse yaklaşık bir 15-20 dakika da trafikte motor kullanıyorsunuz. Ehliyet almaya bu iki aşama sonrası hak kazanıyorsunuz. Kapalı sınav güzergahı böyle…

Değişik

Değişik

Parkurun en zor gelen kısmı yerden yüksek olan denge platformu ve yarıçapı 3m olan yanyana iki dairede çizilen sekiz.  Platform için ancak çizerek çalışabiliriz, platform yapma imkanımız yok. Sekiz içinse yere tebeşirle çizdiğimiz sekizde çalıştık, çalıştık, çalıştık.  En son durum bu şekildeydi.

Sınav:

Sınavdan önceki günlerde sınav sahasında sürücü kursunun motoruyla çalışmak için gittik. Özgenin 100cc, 90 kilo motoruna karşın bu motor yaklaşık 115 kg ve 180 cc ve iki katı güçteydi. Özge daha önce bu kadar büyük bir motora binmemişti.

14 hp, 180cc, 115 kg

14 hp, 180cc, 115 kg

Diğer kursiyerlerin bakışları altında motora bindi kaldırdı, gitti döndü sorunsuz geri geldi. Diğer kursiyerlerin (hepsi erkek) bakışları arasında motoru durdurdu ve hooop….. Yan yattı. Nazar değdi nazar. O bakışlardan sonra ne bekleyecektik ki. Dediğine göre motor daha ağır olduğu için durunca motoru tartıp dengesini sağlayamamış ve yatırmış. Neyse, en kötüsü bu olsun. Bunun gibi günlerin ardından sınav günü geldi çattı. Özge’ye taktik veriyorlar. Sakın ayağını yere basma yoksa geçemezsin. Platformdan düşme devrilme, ayağını basma, direk geçersin. Özge de bu bilgiler ışığında motoru çok yavaş kullanarak parkuru tamamlıyor tamamlamasına da hiç hata yapmamasına rağmen motoru o kadar yavaş kullanıyor ki, yanımdaki jüri; galiba çok acemi, anca idare edebiliyor, düştü düşecek diyor. Özge hata yapmamasına rağmen güven vermiyor. Buna rağmen ikinci etaba (trafik etabı)  geçmesine olur veriyor jüri. İkinci etap sırasında ben de arkasından gidiyorum. Bu sefer daha iyi. Zaten yol tecrübesi iyiydi. Hata yapmadan parkuru tamamlamak üzereyken, dönüşte sınav alanına  girerken, sola dönüşte karşıdan gelen aracı beklemiyor ve sınavdan geçemiyor. Olsun, sağlık olsun. Sınava yine gireriz…

Daha sonra kapalı alandaki videosunu kendisine izletince hak veriyor. “Gerçekten de hiç güven vermiyor” diyor. Aslında öyle olmamasına rağmen. “Yanlış strateji uyguladım” diyor. Sonunda yaptığı hata da ölümcül zaten.

Bir sonraki sınav 15 gün sonra. Biz yine çalışıyoruz. Zaten beceriyordu, üzerine pek bir şey eklemeye gerek yoktu. Trafikte biraz daha dikkat ve kendinden emin tavır gerekiyor sadece. İki hafta geçiyor ve sınava giriyor. Sınav sonunca jürilerden alkış ve tam not alıyor. “Bizden daha iyi biliyor bu işi” diyorlar. Bu sefer çatır çatır, hakkıyla, takdirle alıyor. Özge sonradan “İlkinde alsaydım bu kadar mutlu olmazdım,  geçer not benim için yeterli olmazdı, ben böyle almak istiyordum” diyor. Herkes mutlu. Artık A2 (yeni A) ehliyet sahibi.

Artık ehliyetim var (:

Artık ehliyetim var (:

Bitti mi? Elbette hayır. Ehliyet almak sadece işin ilk adımı ve trafikte kullanabilmek için belge. Daha öğrenecek çok şey var. Zaman zaman önlü arkalı iki motorla gezilere gidiyoruz. Bursa çıkışlı Keles, Uludağ çevresi, Karacabey Kurşunlu. Hatta zor yol koşullarında kullandırıyorum Özge’ye…

bazen skutırla

bazen skutırla

bazen enduroyla

bazen enduroyla

Formal eğitim:

Böyle gezmelere devam ederken Bursaenduro Motosiklet eğitimi düzenliyor. Özge’nin adını yazdırıyoruz. Seçiliyor. Sıra geldi eğitim gününü beklemeye.

Eğitim 3 aşama. Birinci gün akşam 18-24 arası teorik eğitim, ikinci gün sabah 08-18 arası kapalı alan, üçüncü gün sabah sekizden akşama kadar yol eğitimi. Yeri gelmişken; Bursaenduro yönetimine, organizatörlere, organizasyonda görev alanlara ve sürüş eğitmenlerine, herhangi bir karşılık olmaksızın, sabahın sekizinden gecenin onikilerine kadar, güneşin altında, hafta sonunu aileleriyle geçirmek yerine yeni sürücülerin yetişmesine katkı sağladıkları için teşekkür ediyor ve yaptıklarını takdir ediyorum.

Cuma günü teorik eğitime, cumartesi kapalı alan eğitimine gidiyor. Beni istemiyor yakınında. Ben de sabah uğrayıp dönüyorum. Aynı günün benim için ayrı bir önemi daha var. Şu an sahip olduğum motorum Kaplan’la (KTM 1190 Adventure) tanıştığım, ilk kez test sürüşü yaptığım, büyülendiğim bir gündü  (10 gün sonra satın aldım, o hikayeyi de başka bir zaman anlatacağım). Test motoruyla eğitim sahasına gidip, kendimi Özge’ye göstermeyi de ihmal etmedim tabi :) . Gittiğimde Özge tek elle, dizleri sele üstünde dönüş yapıyordu. Akşama kadar eğitim devam etti. Eğitim sonunda alana gittiğimde Özge’nin becerikli olduğunu ve tüm görevleri yerine getirdiğini söyledi eğitmenler. Çok güzel.

dinle...

dinle…

dene...

dene…

uygula!

uygula!

Ertesi gün yol eğitimi amacıyla Bursa-Çınarcık arası gidilecek. Özge’yi bir süre takip ediyor ve size emanet deyip geri geliyorum. Bir ara haber geliyor  “Özge düştü”  diyorlar telefonda. Eyvah!  Soruyorum var mı bir şey diye, kalkıp motora binip aynen devam ettiğini öğrenince rahatlıyorum. Çok şükür. Daha sonra anne ve babamı da alıp arabayla Çınarcık’a gidiyoruz peşlerinden süpriz yapmaya ve öğle yemeğinde beraber oluyoruz. Annem ve babam da hayret ediyorlar gelinlerine. “Birdi, iki oldu başımıza…”  Sonra Özge yine tek başına. Akşam vakti saat 6 gibi arıyor. Narlı’da yağmur başlamış. Keçi’sinin lastiklerine ıslakta güvenmediğim daha doğrusu test etmediğim için dur orada diyorum.  Arabayla gidip motoru alıyorum, Özge de arabayla dönüyor. Her şey güzel.

Özge düşmesini, Armutlu öncesi ikiye ayrılan yoldaki araca, yol ayrımındaki kuma ve kendi kararsızlığına bağlıyor. Kuma yumuşak iniş yapmış, sorun yok. Bunlar hep tecrübe. O an arkasından gelen eğitmen olan Ömer abi (selamlar) Özge’den daha çok panik yapmış :) . Ona emanet etmiştim sonuçta. Özge’deki bu soğukkanlılık beni memnun ediyor. Gün sonunda Özge eğitmenlerin kendisini başarılı bulduğunu ve az hata yaptığını söylediklerini anlatıyor. Düştü gerçi…

Eğitim sonrası ikili gezilere devam ediyoruz. Zamanla Özge’nin ilerlemesi hızlandı, özgüveni arttı. Ne var ki virajlarda kendisine daha fazla güvenirken (bazen arkasından giderken kendisine motoru fazla yatırdığı için söyleniyorum), düz yol sürüşlerinde özellikle sollamalarda daha tedirgin, sürat arttırmak için daha isteksiz. Bu durum zaman zaman tehlikeli durumlara yol açıyor. Motoru daha hızlı gidebilecek olmasına rağmen gitmiyor. Arkadan kamyonlar yaklaşıyor. Özge’den hızlılar. Ben ikisinin arasına girince beni sıkıştırıyorlar. Böyle sürüşler devam ederken iyice tecrübe ediniyor. Skutır ile arkasından geldiğim günlerde arada motorları değişiyoruz. Görüyorum ki Pony, beni de yoruyor.  Yolda titreşimli ve yorucu. Başlarda ayağı değdiği için tercih etmemize rağmen beceri ve hız arttıkça tedirgin ediyor.  Alırken belki amaca uygundu ama artık amacımız ve ihtiyaçlarımız değişti. Özge öğrendikçe eksik yanlarını daha iyi görüyor ve çok sevdiği küçük Keçi’sini satmaya karar veriyor.

Yeni ufuklar:

Bu sürelerde Özge çarşıya pazara skutır ile gidiyor motosikletten hiç uzaklaşmıyor. Arada konuşur, inceler bakarken, hatta motosiklet mağazalarını gezerken bu konuda bilgisi ve fikri artmış olan eşim başka başka motorlara da bakmasına rağmen (Inazuma, CBF 150, YBR, MT 125-25 gibi) hiçbirine ısınamıyor ve “ben de KTM istiyorum” diyor. Haydaaaa…

-Peki, 125 Duke alalım?

-Sollamada problem olur, sıkıştırırlar…

-200 Duke?

-ABS yok, güvenli olmasını istiyorum…

250 alacağız, artık kaçarımız yok. Aslında motorunu yazın alacaktık, Özge bu ara pek binemez motora. Ne var ki 2016 model kalan sıfır kilometre motorlardan birinde taksit fırsatı da olunca, hesap kitap yapıyoruz ve almak daha mantıklı gibi. Akşamın bir vakti 250 dükünü alıyoruz.

güle güle kullan

güle güle kullan

Dedim ya bu ara pek binemeyecek diye. Olsun. Bir binsin, alışsın, benimsesin, tanısın diye düşünüyorum. Havanın güneşli olduğu bir Ocak sabahı, hadi diyorum motoruna binme vakti.

- Ama nasıl olur diğerinin 4 katı gücünde, vitesleri de farklı,  hem tabanlar da tam basmıyor.

-Alışman 10 dakika alacak, hem vites göstergesi de var. Ayrıca otoban çıkışına kadar ben götüreceğim, sen orada kullanacaksın, bitince bana vereceksin.

-mmm, ufff, pfff

-Hadi hadi…

Otoban kenarına gidiyoruz, süspansiyonu en alçak ayarına alıyorum (şimdilik). Özge biniyor, dururken bir ara dengesini sağlayamayacak gibi oluyor. Neyse ki ben buradayım. Sonra motorla hareket ediyor, gidiyor, gidiyor, gidiyooor… Ben arabayla arkasında, bekliyorum duracağı yeri, hanımefendi durmuyor, motora doymuyor, taa havaalanı yoluna kadar. Dönüş yerinde duruyoruz, yol kenarında konuşurken trafik ekipleri geliyor. Bir sorun var mı?

-Yok yok eşim yeni motoruna ilk kez biniyor da alışıyor onun için durduk, ehliyet ruhsat her şey tamam.

-Keşke daha düz bir yolda bindirseydiniz.

-Sağolun çok teşekkür ederiz, kolay gelsin size de…

Motoru aldığı yer dümdüzdü zaten, inmedi ki buralara kadar!

Özge o günün akşamı bana şunu söyledi:

-Sen çok cesaretli birisin ben olsam beni bu gün bu motora bindirmezdim

-İyi de ben senin yeteneklerinin farkında olduğum için bindirdim

Sonrasında  Özge’yi motora bindirdiğim için kızıyorlar bana. “Kızı o halde motora mı bindirdin?”

E uzman doktor gözetiminde bindiriyoruz sonuçta…  ;)

kırkbirkere maşallah

kırkbirkere maşallah

Özge’nin Gözüyle:

Her insanın hayatında bir dönüm noktası vardır. Benim de 2014 senesiydi. Semih’le tanıştığımız günden itibaren onun farklı özelliklerini keşfetmeye başlamıştım ve bundan yararlanmalıydım :) Evlendiğimizde henüz başıma geleceklerin farkında değildim ( Araba öğrenmekten bahsetmiyorum o zaten bir ihtiyaç ama ah o motor! ) Neyse oraya sonra geleceğim…

Öyle saf saf araba galerilerini dolaşıp satış sorumlularından arabaların özellikleri dinler, evde videolarını seyreder Semih’ le fikir alışverişinde bulunurduk.  Yolda arabalar hakkında dedikodu yapardık… Ne bileyim hepsinin birer zemin oluşturma çabası olduğunu. Tabi ben de bu sıralarda durduğum yerde durur muyum? Arkadaşlar, kurslar oradan oraya koşuştururken olan Semih’e oluyordu. Artık özgürlüğümü elime almanın zamanı gelmişti. Semih’in de yoğun çabalarıyla sancılı bir öğrenme süreci başlamıştı. Yolda giderken o arabayı sağa çekip ‘geç bakalım sürücü koltuğuna dediği günleri mutlulukla! hatırlıyorum :)

Her şeyi en ince ayrıntısına kadar öğretti,  sen bayansın bu kadar yeter demedi, taviz vermedi. Öyle ya da böyle çok uğraştı benimle, bana benden çok güvendi. Kesinlikle hakkı ödenmez… Ve sonunda bir şey olmuştu, artık tüm bilgiler bir araya mı geldi, hepsi birlikte mi gün yüzüne çıktı bilmiyorum ama evet, artık tam anlamıyla şoför olmuştum. Tam anlamıyla diyorum çünkü; neredeyse yolda kolumu camdan sarkıtarak “bir şey mi vardı?”  diyecek kıvama gelmiştim, gerisini siz düşünün… Bitti mi? Tabi ki hayır… Zaman geçtikçe arabaların bakımlarını birlikte yaptırır olduk, ustalarla sohbetler falan. Lastik hava basınçlarının bile kaç olduğunu öğretmişti bana, sanayide tanınır hale gelmiştim; sormadan oralet söylüyorlardı ustalar :)

Bu arada hiç bilmediğim ve güvenli bulmadığım motosiklet de yandan yandan hayatıma girmeye başlamıştı. Güzel havalarda dağ bayır demeden yapılan geziler (henüz Semih’in arkasında), rüzgarın kuvveti, özgürlüğe bir adım daha yaklaştığımı hissettiriyordu.

“Acaba şu motor sana olur mu? Rahat basıyor musun yere?”  gibi sorulardan sonra kendimi sitede sıkutırla tur atarken bulduğumu hatırlıyorum. Planlar yapılmıştı bir kere… Benim de gönlüm vardı ne yalan söyleyeyim :)

Okunan kitaplar, Semih’in hiç zorlanmadan verdiği eğitimler, yere sağlam basarak aldığımız motorum, ehliyet, uzman hocalardan alınan eğitimler vee artık motorcu bir hanım var karşınızda…

Güçlü motoru hakettim sanırım. Yeteklerimi aktarabileceğim agresif; motor dediğin öyle olmalı, sevimli,uysal motor mu olurmuş? Bir yol arkadaşım var artık… Henüz adı yok. Zaman geçirmeliyiz biraz.

Bazen ben deli miyim diye içimden geçirmiyor değilim.Bu öyle bir tutku ki yaşamla ölüm arasında ki ince çizginin üzerinde taklalar atmak… İnanılmaz, yaşamayan anlamaz. Hiç böylesine özgürlüğü hissetmedim…  Kalbim güm güm atarken aynı anda kahkahalar atmadım. Biliyorum şansımı zorluyorum biraz ama her bindiğimde iyi ki şuan bunu yaşayabiliyorum diyorum…

İşte Özge’nin ya da bizim öğrenme maceramız böyle. Bu yazıda biraz farklı bir format denedim. Çizgi roman kahramanı olduk. Umarım sıkılmamış, keyifle okumuşsunuzdur. Önerilerinizi, eleştirilerinizi ve  katkılarınızı bekliyorum. Kendi deneyimlerinizi de yazın. Bu arada Karadeniz gezisinin üçüncü bölümünü de yazacağım, söz. Şimdilik hoşça ve sevgiyle kalın…

huhuuuuuuu.....

huhuuuuuuu…..

, , , , , ,

  1. #1 by asistseda on 05 Mayıs 2017 - 02:18

    yazı çok güzel ,,
    özgenin kat ettiği yol ve başarısı benim için umut oldu bu gece..
    bursa ya gelmeden önce enduro ekibiyle görüşmüştüm ,,
    şimdi sıralamayı değiştiriyorum,,
    otomobil pratiği yapılacak,motosiklet teorisi kitabı okunacak…
    elinize sağlık :)

  2. #2 by Semih Serbest on 11 Mayıs 2017 - 10:01

    Yazımızın bir katkısı olduysa ne mutlu bize.

(yayınlanmayacak)