Simit

2008 yılında yaptığım küçük turun özetidir

“21 haziran 2008 cumartesi öğleden sonra. Tam gün olmasa da yorucu bir gün, iş çıkışı ne yapsak? Canım da öyle bir simit çekti ki… Tabi ki bir Ankaralı olarak; Ankara simitinin yerini hiç bir şey tutmuyor benim için. E ne yapmalı? Taya bakıyorum, Hazırlanmış bile “haydi Ankaraya gidelim diyor”. Cumartesi saat 14.30 gibi atlıyorum Tayın sırtına.

E baba ocağına eli boş gitmek olmaz tabi. Bursanın nesi meşhurdu?

Eskişehirden Ankaraya gitmek çok sıkıcı, Mezitler dışında. O da zevkine varamadan bitiyor zaten. Yol tek düze ve rüzgarlı.


Saat 19:15 gibi evimdeyim. Gece sohbet, uyku derken sabah oluyor. Evin balkonuna çıkıyorum.


VEEEEE içeri girdiğimde işte o özlediğim, pazar sabahlarına özel, muhteşem manzarayla karşılaşıyorum…

Pazar öğlen oluveriyor bir anda. Tayı sesi aşağıdan geliyor “Hadi gidelim Hadi gidelim” Bu sefer diyorum; farklı bir rotadan gideceğiz. Ayaş istikametine çeviriyoruz rotayı öğlen vakti.Ayaşa kadar virajlı ancak bir o kadar da mıcırlı ve sıkıcı bir yol bekliyordu bizi, fotoğraf çekmeyi ihmal etmedik. İç anadolunun o kırlarla ekinlerle dolu coğrafyası hiç değişmiyor, Vadiden akan bir nehir, nehirin çevresinde ağaçlar ve evler…

Ayaşta durmadan devam ediyoruz, Beypazarına doğru yol; yine güzelliklerini sergiliyor gözlerimize.

Hakim renk sarı.

Ve Beypazarı. Evleriyle ünlü olduğunu bildiğim Beypazarı’nın Ankara’ya malolmuş tiftik keçisi ve havucuyla da ünlü olduğunu öğreniyorum.

Taş konak diyorlar ona.

Eski evlerin olduğu büyülü sokaklara dalıyorum…



Sokaklarda dolaşırken Beypazarı Kent Tarihi Müzesini görüyor ve hemen içeri giriyorum.

Müze bahçesi ve bahçedeki kağnı

Akşemseddin, Fatih’in hocası, din ve tıp alimi. Beypazarı’lı olduğunu öğreniyorum.

St. Theodor. Antik adı Sykeon olan roma köyünde M.S. 6. yüzyılın sonlarında ve 7. yüzyılın başlarında yaşamış.

Bu da tuğralı ferman.

Eski bir tüfek.

Müzeden kareler… Tiftik keçisi, ibrik, kartal başlı vazo, nostaljik berber, fotografçı ve ayakkabıcı…






Beypazarı 1930 v1.0. Beypazarı’nı 1930daki görüntüsü 3 boyutlu olarak modellenip bilgisayara yüklenmiş ve beyaz perdeye yansıtılmış. Nostaljik şehri bir joystick vasıtasıyla gezebiliyorsunuz


Müzeden çıkıyorum ve Beypazarı meydanlarını fotoğraflıyorum. Çarşıda nostaljik bir hava var



Mehmet amca fotoğraf çekerken beni izliyor, onu da görüntülüyorum.

Beypazarından ayrılıp Nallıhan’a doğru ilerlerken böyle birşeylerin altından geçiyorum, dönüp görüntülüyorum. Kendimi Half-Life oyununda hissettim.



Nasıl yani? İleride tabela da yok üstelik!

Yorulmadı ama kirli

Yolda bir kuşcenneticik ile karşılaşıyorum.

İşte kuşcenneticik.. Bayağı kuş var, fotoğrafta çıkmamış gerçi. Bu arada karşı dağların renkleri dikkatinizi çekti mi bilmiyorum. Foto-buket anlaşılacak kadar izin verecek mi onu da bilmiyorum. Dağlar burada denize paralel diyesim geliyor… :)

Yola devam ediyoruz

Nallıhan’a doğru toprak kırmızılaşıyor sanki…


Rotayı böyle yapmış tay ama bu sefer ben daha fazla daha fazla diyorum ve
Yolu daha da uzatmaya karar veriyoruz.

Ve Nallıhan görünüyor.


Nallıhan’da Tayın karnını doyuruyor ve devam ediyoruz. Göynük’e doğru renk bir anda değişiyor yol çok keyifli hale geliyor, manzara ve virajlar…







Taraklı’yı geçtikten yaklaşık 10 km sonra solda bir çeşme görüyoruz, gölgesi de var, hemen duruyoruz.

Temizlenip paklanıyoruz.

Çeşmeden yolun görüntüsü.

Ali dede çıkıyor karşıma. Bahçesinden geliyormuş, köyüme gideceğim diyor. Bu arada bana kendi ağacından toplamış olduğu cevizlerden ikram ediyor. Oracıkta bir taş bulup kırıyor ve yiyiyorum. Benim gideceğim istikamette yolu, Tam beni de götür derken bir skuğtırla iki arkadaş geliyor çeşmeye, pompa soruyorlar. Arka lastiğe çivi girmiş, inmiş. Yanımda yok diyorum ama skuğtırın bu halde birkişiyi taşıyabileceğini farkediyorum. Adının Tahsin olduğunu öğrendiğim artçıyı ben alıyorum ve Taraklıya geri dönüyoruz onları bıraktıktan sonra çeşmeye dönüp yanındaki keser ile birlikte Ali dedeyi bindiriyorum yaklaşık 3 km gidiyoruz. İniyor köyünün yolunun sapağında. Giderken de bana diyor ki “ ben alışkınım daha önce bindiydim ama sen herkesi bindirme alışkın olmayabilirler kalpten tasiyondan giderler alimallah” diyor. Anlamıyorum önce. Tempoyu biraz yüksek mi tuttum ne? Bu bana ders oluyor…

Pamukovaya doğru ilerlerken objektifime takılan kareler..


Pamukova Osmaneli yolu çok kalabalık ve sevimsiz. İznik sapağına kadar. İznik sapağı sonrası ( kuzeyde olan) yol yine tepelere tırmanıyor dar, asfalt üzerinde zift var bununla birlikte anlam veremediğim bir tır trafiği. Ancak manzara çok güzel. İznik e varmadan önce adını öğrenemediğim bu göletin yanında duruyor ve fotoğraflıyorum…


İznik e geliyorum. Bu tarihi surları resimlemeden olmaz…

İznik gölünün güneyinden ilerlerken karşıda güneş gözalıyor ama görüntü de bir okadar gözalıcı.



O kuş gibi olmak, güneşe uçmak….

Göl kıyısında..

İnzik sonrası gemlik ve otoban. Görükle sapağında güneş bize bu günlük el sallıyor ve ben de değerlendiriyorum…

Tay 1.5 günde 913 km yol yaptı ve çok kirlendi. İkimiz de çok mutlu bir şekilde eve geldik.

Bu yaptığımız rota.

Bu yoldaşım Tay

Bu da fotoğrafları çeken sony walkman

Ben cumartesi öğleden sonradan pazar akşamına kadar çok güzel vakit geçirdim. Bol fotoğraf çekmeye çalıştım.”

(23/06/2008)

Keyifli sürüşler

  1. Henüz hiç yorum yok.
(yayınlanmayacak)