Göller Yöresi, Eğirdir, Salda.


Mart ayında Göller Yöresi’ne başta bir hafta süreyle ve tek başına planladığım; sonra mecburen 3 güne sığdırmak zorunda kalıp iki motor olarak planı değiştirdiğim; yola çıkacağım gün yol arkadaşımın ekipmanında sorun olduğu için  tekrar yalnız başıma yola çıkmak zorunda kaldığım  bir gezi yaptım. Motosikletle uzun süredir gitmek isteyip de gidemediğim Eğirdir Gölü’ne de gitmiş olacaktım. Bir yandan izin almış olduğum tarihler, bir yandan üç gün içerisinde Bursa’ya dönme gerekliliği, bir yandan pandemi nedeniyle cumartesi günleri çok yüksek riskli illere, pazar günü de yüksek ve çok yüksek riskli illere seyahat yasağı olmasından dolayı, haritadaki kırmızı ve turunculara hafta sonu mümkün mertebe bulaşmadan bir gezi planı yapmaya karar verdim. Pandemi nedeniyle gezi planı biraz değişik oldu yalnız.

pandemi

İznimi önceden ayarlamam gerektiği için hava durumu konusunda ayarlama yapamadım. Gezi tarihi yaklaştıkca hava durumu da netleşti ve  pek de iyi olmayan hava koşulları ile karşılaşacağımı farkettim.

Nasıl olursa olsun, yağmur, kar, rüzgar, soğuk, sıcak, bir şekilde bu gezi yapılacak, inadım inat motorum iki kanat.

Her gezide olduğu gibi, bu gezide de gideceğin rotaları kolaylık olsun diye küçük kağıtlara yazıp, montun kolundaki şeffaf cep içine koyuyorum ki, yolları kaçırmayayım. GPS navigasyonu çok sevmiyorum, klasik yollarla gitmek; hem çevreyi daha iyi takip etmemi hem de yerel halka yol sorma fırsatını beraberinde getiriyor. Arada bir açıp bakmak gerekiyor elbette ama, eski usül daha güzel.

 

ROTA

Navigasyon da neymiş?

Motorun eksikleri, eşyaların hazırlığı vs derken tek bir arka çanta ile çıkmaya karar veriyorum. Yola çıkmadan bir önceki gece; ilk günün hava durumu ülke genelinde şu şekilde görünüyor. Aylardan mart…

1_GUNHAVA

Hay aksi…

Hava yağışlı ve soğuk. Normalde yola çok erken çıkarım ancak bu soğuk ve yağışlı hava koşullarında İnegöl Bozüyük arasındaki Mezitler mevkinin don içerebileceğini hesaba katarak yola daha geç çıkmaya karar veriyorum. Tahminlerde pek de iç açıcı olmayan hava durumu sabah gerçek hale geliyor. Saat sekiz gibi dışarı baktığımda yağmur çiselediği görünüyor.  Ben de yağmurluk ve kışlık donanımımı kuşanıp yola çıkıyorum.

Çıkar çıkmaz yağmurla karşı karşıyayım, depo yarım dolu olduğu ve hemen durmak istemediğim için Bozüyük’e kadar yağmurda gidiyorum. Sabah erken, hava ve asfalt soğuk. Risk almamak için güzelim mezitler virajlarını yavaş yavaş geçiyorum mecburen. Bozüyük’te benzin alıp hiç durmadan devam ediyor, Kütahya yol ayrımından güneye yöneliyorum. Bursa’dan çıktığımda 9 derece civarı olan hava sıcaklığı, Mezitler bölgesinde 6 dereceye kadar düşmüştü. Ancak Kütahya yolunda “Kaplan” bir anda beni buz tehklikesine karşı uyarmaya başladı. Ortalık uyarı ışıkları ve yanıp sönen mesajlar doldu. Tamam dur sakin ol sus deyip, bildirimi kapattığımda ne göreyim; hava sıcaklığı 2.5 derece. Yuh! Asfaltın iyice soğuk olmasından dolayı hızımı iyice azaltıyorum. Motorun elcik korumaları (gidonda tuttuğunuz yerlerin önünde; rüzgarı, soğuğu, taşı, börtü böceği kesmek için kullanılan kalkanımsı parça) ve kışlık eldiven olmasına rağmen ellerim üşümeye başladı. Bir süre sonra parmaklarımı hissetmemeye başlıyorum. Üstümde kışlık giysi, termal içlik ve yağmurluk olmasından dolayı vücudum pek üşümüyor ama parmaklar yerinde değil. Artık soğuktan beynim nasıl uyuştuysa…

Geçen kilometreler sonra aniden bir aydınlanma geldi. Motorda elcik ısıtma var!! Şimdi şöyle açıklayayım; ellerinizle gidonu tuttuğunuz kauçuk parçaların içinde elektrik tesisatı ve direnç bulunan modelini edindiğiniz zaman, istediğinizde o kısımların ısınmasını sağlayabiliyorsunuz. O sıcaklıkla elleriniz sıcacık oluveriyor. Durun, vücudun kalanı dururken sadece eller ne alaka demeyin. Eliniz vasıtyasıyla ısınan kanınız, toplar damarlardan geçip; aynı kaloriferdeki sıcak suyun kazandan çıkıp pencere önündeki radyatörü -dolayısıyla evinizi- ısıtmak için dolaştığı gibi, bütün vücudunuzu dolaşarak komple bir ısınma sağlıyor. Yahu ben bunu hangi günler için taktırdım! Açıyorum alıştıra alıştıra; önce düşük seviye, yetmedi sonra orta; bu güzel. En yüksek biraz fazla geldi, orta iyi. Neyse ki sonrasında ellerim ve beynim uyuşukluğunu atlattığı için durup fotoğraf çekmeyi akıl edebiliyorum. Uyuşukluğu geçmiş elimden eldiveni çıkarıp, cebimdeki telefona ulaşıp bu fotoğrafı çekebiliyorum. Hava sıcaklığı biraz daha artmış olsa da (5 derece) yolun iki yanında kar, ileride de sis bulutu var.

Gediz, Kütahya

Yunuslar mevkii, Kütahya

 

Bu fotoğraf sonrasında yola yine yavaş tempoda devam ettim, Eskigediz sonrası Gediz’e ulaştım. Yola çıktığımdan beri henüz sadece 280 km gitmiş olmama rağmen; düşük tempo ile yolun uzun sürmesi ve soğuk karnımı acıktırdı. Bu tür gezilerde yol kenarlarındaki lokantalardan ziyade ilçe merkezlerindeki lokantaları tercih ediyorum. Hem daha güvenilir oluyor, hem daha uygun fiyatlı hem de bol kepçe oluyor. Gediz şehir merkezi tabelasını görür görmez içeri sapıyorum ve yaklaşık beş dakikalık arama sonrasında, önünde motorumu park edebileceğim yeri olan; üç yol ağzındaki bir lokantayı tercih ediyorum. Üzerimde yağmurluk var, ıslak. Üstümden sular damlıyor. İçeri girip koltuk kumaşlarını kirletmek istemediğimden ve yağmurluk tulumunun çıkarıp giymesi zor olduğu için  dışarıdaki plastik sandalyeleri bulunan masaya geçiyorum ve nedenini çalışanlara açıklıyorum. Çalışanlar (ya da sahipleri) “hocam geç rahat sandalyeye önemli değil” diyerek yine bahçedeki kumaş minderli rahat koltuklara alıyorlar beni. O soğuk, ıssız ve yavaş sürülen saatler sonrasında orada yediğim yemeğin lezzetini, kalitesini, porsiyonların büyüklüğünü, içtiğim çayın sıcaklığını ve keyfimi size anlatamam. Restoran belli ki yeni açılmış, içerisi de çok şık bir şekilde döşenmiş. Ben dışarıda oturdum gerçi.

Keyifli bir öğle yemeği ve çay faslı idi. Buralardan tesis ismi paylaşmayı pek sevmiyorum; yolu Gediz’e düşenler; Mehmet Ersoy, Cumhuriyet ve Nakipoğlu caddelerinin kesiştiği kavşakta burayı kolaylıkla bulabilirler, arzu edenlere ismini de verebilirim.

Gediz’den çıkıp durmadan Uşak, sonrasında Sivaslı ve Çivril üzerinden Denizli’ye ulaştım. Denizli’ye yaklaştıkça hava ısınmaya, yağmur azalmaya, bulutlar aralanmaya ve yolculuk daha keyifli bir hale gelmeye başladı. Denizli yakınlarındaki Pınarkent’te  yakıt almak, yağmurluk tulumu çıkarmak ve biraz da dinlenmek için pırıl pırıl bir benzincide mola verdim. Yağmurluk tulumu çıkarıp katlamaya çalışırken benzincide çalışan abimiz geldi ve “dur yardım edeyim” dedi. Aldı kalın tulumu, serdi masa üzerine. Artık adam motorcu muydu, terzi miydi, tekstilde mi çalıştı, kampçılık için çadır mı katladı yoksa asker miydi bilmiyorum ama; benim tulumu öyle bir katladı ki, satın alınırken bile o kadar küçük hacimde olmamıştır. Koca tulum ufacık oldu ve çantada olması gerektiğinin yarısı yeri kapladı. İsmini sormadığım ve fotoğraf çektirmediğim için üzüldüm sonradan. Kendisine buradan bir kez daha teşekkür etmek istiyorum. Hem tesis hem de çalışanlar çok iyiydi.

Denizli’de hiç durmadan rotayı Nazilli üzerinden Aydın’a çevirdim. Buradaki yol çok sıkıcıydı, bitmek bilmedi. Sürekli şehir içinde gidiyorsunuz, sürekli ışık var, trafik yoğun. Git git bitmiyor. Aynısından bir de Yalova Kocaeli arasında var, o da böyle. Dur kalklarla Aydın’a kadar geldim ve buradan sonra otoban sürüşüyle ancak kendime gelebildim. Söke sonrasındaysa yol tek düze olduğu için yine biraz sıkıcı ama olsun; hava sıcak ve kuru, o da yeter.

Ege bölgesinde sıklıkla karşılaştığım bir sorun var. GPS kullanmayı sevmediğim için tabelaları takip ederek yolumu bulmaya çalışıyorum. Düşünün doksan derece açıyla iki yolun kesiştiği bir kavşak var. Tabela yerlerştirilmiş, gideceğiniz yönü sağa gösteriyor. Ne var ki tabelanın yüzeyi size dik değil de saat yönünün tersine doğru 45 derece veya daha fazla bir eğimle duruyor. Şimdi bu tabela bana bir sağdaki yola dön mü diyor, yoksa sağımdaki yoldan gelene mi sağdaki yola dön diyor, anlaşılamıyor. Arkadaş, kimin için yaptıysan şu tabelayı, gelenin tam karşıdan göreceği şekilde dik açıyla yapmak çok mu zor? Koy okunu ileri sağ sol neyse insanlar gideceği yolu bilsin. Okun yönü öyle bir yeri gösteriyor ki iki yolun tam ortası. Bu dediğim bir değil iki değil, şehir içleri de dahil olmak üzere böyle. Yahu hangi kafayla yaptınız?

Tabelalarla defalarca sınav vererek Didim’e varabildim. Saat sekizde yasak başlayacağını bildiğimden bulabildiğim ilk yerde yemek için durdum ki burası yaygın hamburger zincirlerinden birinin şubesiydi. Saat yediyi beş mi ne geçiyor. Açık mısınız dedim evet dediler. Sipariş verdim baktım topluyorlar masaları, e nerde oturacağız? Yasak hemşerim! saat 7 sonrası yok. Haydaaaa. O kadar saat selenin üzerinde zorlanan mabadımız, tam rahat koltuk yüzü görecekti ki yine olmadı. Sonuçta otoparkta yiyecekleri motorun üstüne koyup ayakta yedik. Olsun, o yemeğin de tadı güzeldi, sonuçta ilk gün için planladığım yere gelmiştim. Yemek sonrası geriye kalacak yer bulmak kalmıştı. Önceden rezervasyon yaptırmadığım için sahile en yakın bulabildiğim ilk otele girdim, fiyat mart ayı olmasından mıdır nedir, epeyce uygundu. Eşyaları taşıdım ve girer girmez balkondan manzaranın keyfini çıkarmaya başladım.

20210320_193400-01

Altınkum plajı, Didim

 

Odada çok kalmadan, gezmek için; günlük kıyafet ve ayakkabıları giyip, doğru sahile koştum. Didim’e son gidişim 30 yıldan daha eskidir. Anıları tazelemek için çıktım ama pek hatırladığım gibi gelmedi. Artık karanlıktan mı, soğuktan mı yoksa boş olduğundan mıdır bilinmez çok farklıydı. Belki sezon zamanı hatırladığım gibidir. Sahilde tek tük insan var. Her yer bomboş, plaj geniş ve ince kumlu. Yürümesi keyifli oldu. Hatta huzur buldum diyebilirim…

Bulutlar dağılmaya başladı :)

Bulutlar dağılmaya başladı :)

İlk gün genellikle yağmur ve soğuk yüzünden çok verimli geçmedi. Yaklaşık 710 kilometre yol gittim. Turuncu Muğla ve İzmir’e bulaşmadan gittiğim rota şu şekildeydi:

1gunrota

Gece iyi bir uyku sonrasında dışarı baktığımda; dünkü hava ile alakası olmayan güneşli bir bahar günüyle karşılaştım.

Aydınlık bir gün beni bekliyor :)

Aydınlık bir gün beni bekliyor :)

Bu günkü hava durumu ise şu şekildeydi; harika!!!

Hiç damlacık yok :)

Hiç damlacık yok :)

 

Bu hevesle sabah erkenden kahvaltı yapıp bir önceki günkü kötü; soğuk ve yağmurlu havanın intikamını almak istercesine hemen yola koyuldum. Hava müthiş, ne sıcak ne soğuk. Didim söke arası uzuuun bir düzlükte kullanıyorsunuz, arada bir iki kavşak dışında dümdüz. Sanki Le Mans pistindeki Mulsanne düzlüğü de araçlar 400 km/s hızı aşmasınlar diye iki tane şikan koymuşlar. Tabi bu görüntüye aldanmamak gerek; elbette o düzlüğü gören hızlanmasın ya da hızlanan cezasını çeksin diye alınmış önlemler de mevcut. Bu uzun düzlüğü geçip Söke’ye ulaştıktan sonra hem yakıt ikmali hem de bir önceki gün her türlü çamuru toplamış olan motorumu yıkamak için mola veriyorum.

 

Söke, Aydın

Söke, Aydın, mmmissss

 

Size de olur mu bilmiyorum; sanki kullandığım araç temizlendikten sonra hafiflemiş gelir hep bana. Temiz motor, muhteşem hava, sonrasında Aydın’a kadar uzanan otoban ve dahası. Bu gün hedefim Eğirdir’e ulaşmak. Ancak rotayı biraz uzatmaya niyetliyim. Bu sayede hem pandemideki turuncu ve kırmızılardan uzak duracağım, hem de ana yollardan uzaklaşıp aralardaki virajlı yolların keyfini çıkaracağım. Bu koşullarda motor kullanmak harika; keyifli ve sorunsuz(!) bir yolculuk bizi bekliyor. Sökeden sonra tempolu ve tenha bir otoban sürüşü sonrasında yine Aydın Nazilli arası bitmek bilmeyen trafik lambaları ve dur kalk sürüş. Neyse ki niyetim Nazilli’yi geçip Kuyucak’tan güneydoğuya doğru yönelip Tavas’a, oradan tekrar kuzeye Denizli istikametine dönüp; Babadağ’ı çepeçevre dolaşmak. Tavas yoluna döndükten sonra trafik bir anda kayboluyor, yollar genelde virajlı ve sol tarafımda Babadağ manzarası ile keyifli halde ilerliyorum.

20210321_113131-01

“Bubıdağ” Yahşiler, Tavas, Denizli

Bu şekilde trafikten arınmış yolda tek başıma mutlu mesut ilerlerken Tavas’a bir kaç kilometre kala gösterge ekranında yanıp sönen semboller ve yazılar yine belirmeye başlıyor. Ekran bana arka tekerleğimin delindiğini söylüyor! Hareket halinde önce hemen ilgili menuye girip basıncı kontrol ediyorum, arka teker basıncı 40 psi (soğuk lastikte olması gereken 42) görünüyor. Neyse çok da inmemiş derken bir anda  21 gösteriyor. Bu hızla inerse sürmeye devam edemem. Bütün bunlarala ilgilenirken Denizli’nin Tavas ilçesine geliyorum ve hemen girişteki benzincide duruyorum. Lastiği kontrol ederken arka lastikte tıkalı olmayan bir delik görüyorum. Öyle ki havanın delikten çıkış sesini duyabiliyorum; o kadar hızlı (sssss) boşalıyor. Anlaşılan delen her neyse orda kalmamış ve lastiği yıldız şeklinde biraz örseleyerek çıkmış. Lastik tamir kiti vardı ancak bu yolculuktan önce internetten bir de şarjlı lastik pompası aldığım için ve tubeless lastiklerin patladığında genelde çabuk inmeme özelliği olduğunu bildiğimden -işgüzarlık işte- yanıma sadece lastik şişiriciyi almıştım. Zaten alsam da daha önce kitle hiç lastik tamir etmedim, edilişini bile görmedim; kim tamir edecekti (bahane) ki? Günlerden pazar, ilçelerden Tavas. İlk iş benzincideki hava pompasını kullanıp lastiği şişiriyorum. Gerçi ne fayda, hemen iniyor. Benzincideki çalışana buralarda motosiklet tamircisi olup olmadığını soruyorum. Bir tane yan sokakta bir tane karşıda olduğunu söylüyor. Şükür…

Hemen yan sokaktaki tamirciye gidiyorum. Pazar günü olduğundan her yer kapalı, dükkanı kolayca buluyorum. Anadolunun küçük ilçelerindeki motosiklet tamircilerinin şehirlerdeki gibi olmasını beklemeyin. Tabelalarda motosiklet, bisiklet, çapalama makinası, ağaç motoru tamiri bir arada yazıyor. Sonuçta motosiklet tamiri yapıyor ve önemli olan bu, ayrıca tabelada cep telefonu numarası var. Arıyorum ama telefon kapsama alanı dışında… Bari yolun karşısındakini deneyeyim. Orada da durum aynı, pek çok gerecin tamiri motosikletle birarada yapılıyor. Burası da kapalı ama burada da telefon numarası var. Hemen arıyorum, telefonu gençten bir arkadaş açıyor. Durumu anlatıyorum. bana verdiği yanıt;

-Abi ben artık orda çalışmıyorum başka yere geçtim sana patronun numarasını vereyim onu ara!

Rakip firmanın numarası ha? Verdiği telefonu arıyorum, bu sefer bir abimiz telefonu açıyor, durumu ve yerimi tarif ediyorum; “bekle birini gönderiyorum” diyor.

Beş dakika sonra EEEEEEEEMMMMMMEMMMMEMMMMEMMEMEMMMMM sesleri çıkaran bir mobilet geliyor, üzerindeki gençten arkadaş kendisini takip etmemi söylüyor. Tamirciye kadar gidiyoruz. Orada lastiğe bakıyor ve konuşma şöyle gelişiyor.

- Abi nunu burda yapamayız

- Neden?

- Bunun içinde sensör var burda yapamayız, ben bu lastiği sökemem. İstersen hava basayım, Denizli’ye gidip yaptırabilirsin.

- İyi de bu 5 dakikada iniyor Denizli 60 kilometre, götürmez ki beni.

- …

- Fitil atamaz mısın

- Atarım abi

- Tamam o zaman fitil at

Arkadaş fitili atarken ben de nasıl olduğunu izliyorum. Önce böyle genişletici bir aletle deliği biraz büyütüp duvarlarını düzleştiriyor, sonra büyükçe bir iğnenin ilmeğinden iplik geçirir gibi fitili geçiriyor, yapıştırıcı sürüyor, tümünü lastiğe sokuyor, geri çekerken iğnemsi aparat fitili kesiyor ve mühürlemiş oluyor. Sonrasında da sabunlu suyla sızdırmazlık kontrolü. Süpeeeeer :)

Tamir sonrası sıra lastiği şişirmeye geliyor ama o da ne! Tamircinin bulunduğu bölgede elektrikler kesik. Haydaaa! Dükkandaki kompresörün içinde kalan son havayla az da olsa şişirebiliyor. Neyse ben o kısmını halederim, buraya kadar geldik ya, yolda kalmadık. Ellerine sağlık.

Tamirciden ayrıldıktan sonra Tavas’ın hemen çıkışında elektriklerin kesik olmadığı benzincide durup, lastik basınçlarını olması gerektiği değerlere ayarlıyorum veee, yeniden yollara…

Antalya – Denizli yoluna kadar sakin sakin ilerledikten sonra bir anda işler sevimsizleşiyor; yol kalabalık ve mıcırlı hale geliyor. Ağır aksak da olsa sızdırmayan lastiğimle mutluyum. Denizliye ikinc kez ulaştığımda bu sefer rotam Çardak ve Dinar.

Yolun bu kısmı biraz sıkıcı. Denizli Afyon Ankara yolu. Trafik var, radar var, hatta biraz da sıcak da ( yok arkadaş, bana yaranılmaz) var. Çardağı geçtikten sonra Acıgölün kurumuş yatağını görüyorum; Tuz gölüne benziyor. Göl üzerinde hortumlar oluşuyor arada.

Acıgöl, Çardak, Denizli

Acıgöl, Çardak, Denizli

Bu yoğun, radarlı ve sıkıcı yolu geçtikten sonra Dinar’da -verimsiz bir- yemek molası veriyorum. Sonrasında Keçiborlu’ya ondan sonra da rotayı Uluborlu yoluna doğru çeviriyorum. İşte keyifli kısım şimdi başlıyor. Bol viraj, uzun bir tırmanış, geçitler, manzara. Evet!!! İşte bu. Bu gezide şimdiye kadar en çok keyif aldığım yollar buralar oldu.

İleydağı, Uluborlu, Isparta

Kapıdağı; İleydağı, Uluborlu, Isparta

Uluborlu, Isparta

Kapıdağı; Uluborlu, Isparta

Keçiborlu, Uluborlu, Senirkent… Gençali’ye kadar keyifle kilometreleri nasıl aştığımı anlamadım. Gençali’ye gelince de Eğirdir gölü beni karşıladı.

Eğirdir gölü; Gençali, Senirkent, Isparta

Eğirdir gölü; Gençali, Senirkent, Isparta

Gölün kuzey kıyısından; bir yükselen bir alçalan tatlı tatlı virajları olan bir yol gidiyor. Keyfim iyice yerine geldi. Bir yanınızda turkuaz renkli göl, diğer yanınızda tepeler ve arasında kıvrılarak giden asfaltı düzgün, bir yukarı bir aşağı; adeta lunaparktaymışcasına size keyif veren; bomboş bir yol… Yalvaç’a kadar, o kadar keyifli…

Renge bakar mısınız?

Renge bakar mısınız?

Yalvaç sonrası güneybatı istikametine dönüp gölün doğu ve güney kıyılarını dolaşıp Eğirdir’e doğru ilerliyorum. Güneş alçalmaya başladıkça güzel görüntüler ortaya çıkmaya başlıyor.

20210321_172804-01

Bu yol sağınızda kalan göl ile solunuzdaki dik yamaçların arasından kıvrılarak gidiyor. Trafik yoğun olsa da hem gün batımının yaklaşması hem de gölün kendisi sık sık durup fotoğraf çekme isteği uyandırıyor.

Mahmatlar, Eğirdir, Isparta

Mahmatlar, Eğirdir, Isparta

Kısa süre sonra, henüz güneş batmadan Eğirdir’e varıyorum. Eğirdir sakin bir göl kenti. Şehrin merkezine dar bir kara parçasıyla bağlı ve gölün içine uzanan, Kale denen yarım adaya geçince; konaklayacağım yerin burada olması gerektiğine karar veriyor ve araştırmaya başlıyorum.

Kale yolu, Eğirdir

Kale yolu, Eğirdir

Hemen kalacak uygun bir yer bulup motorcu kıyafetinden kurtulup günlük kıyafetlerle yürümeye başlıyorum. Eğirdir ve özellikle yarımada kısmı; yürümek için çok keyifli. Biraz yıpranmış da olsa parklar, sanatsal objeler ve peyzaj alanları içeriyor. Zamanında çok güzel yatırım yapılmış ama sonrası gelmemiş gibi. Sevdiğim yerlerden biri oldu burası. Batmakta olan güneşin de etkisiyle pek çok fotoğraf çekiyorum. Hadi birlikte gezelim…

20210321_190452-01

20210321_190341-01

20210321_185938-01

20210321_185721-01

20210321_185850-01

20210321_182850-01

20210321_185421-01

20210321_183630-01

 

20210321_185503-01

20210321_183659-01

20210321_184052-01

20210321_184944-02

20210321_184243-01

20210321_183745-01

20210321_190559-01

20210321_191616-01

20210321_191411-01

20210321_191351-01

20210321_190137-01

20210321_191448-01

Epeyce yürümeme rağmen saatin nasıl geçtiğini anlamadım. Buraya geldiğime çok memnun oldum. Mutlaka tekrar gelmek istiyorum. Hem bütün günün motosiklet üstündeki yorgunluğu, hem de uzun süren yürüyüş sonrasında deliksiz bir uyku beni bekliyor.

İkinci gün takip ettiğim rota şu şekilde; 594 km

2gunrota

Ertesi sabah dinlenmiş bir şekilde uyanmış, kahvaltı için otelin yolun karşısındaki restoranına gidiyorum. Aylardan mart ve hava soğuk olduğundan, ben oraya geldikten sonra soba yakmaya başladı çalışanlar. Erkenciyim; benden başka kimse yok. Sobayı yakma çalışmaları sırasında artık rüzgardan mıdır bilinmez, restoranı bir anda yoğun bir duman kapladı. Karbonmonoksit zehirlenmesi olacak neredeyse. Kendimi dışarı zor attım. Isınmasak da olurdu, en azından yaşamaya devam ederdik!

Resepsiyondaki çalışan, otelin zemin katında kahvaltı hazırlayabileceklerini teklif etti ancak 15-20 dakika sonra restoranın hazır olduğunu bildirdiler ve buna gerek kalmadı. Ben de bu sırada yola çıkmak için iyice hazır hale geldim. Kahvaltımı ederken karşı masada çay içen bir abi bana dışarıdaki KTM senin mi diye sordu. Evet cevabıyla birlikte; kendisinin Antalya’da yaşayıp buraya karavanıyla geldiğini, orada da HD marka motosiklet kullandığını, geçmişte de farklı tipte motosikletler kullandığını öğrendim. Laf lafı açtı, sohbet iyice koyulaştı. Bir an önce yola çıkma hayalleriyle erken kalkan ben, sohbete dalıp iyice geciktim. Bu arada o günün ülke geneli hava durumu sağanak ve gök gürültülü sağanak yağışlı göründüğü için yağmurluğu da kuşandım. İlk günün ne kadar sıkıcı geçtiğini hatırlayarak…

3_GUNHAVA

Ülkede yağmur yağmayan yer yok neredeyse

 

Motosiklet için üretilen yağmur tulumları, kıyafetin üstüne giyildiği için giyilip çıkarılmaları çok zordur. Efor sarfettiren  ve epeyce uğraştıran bir prosedür. Giyildikten sonra da yağmur yağmasa bile, nefes almadığı için içindeki nemden dolayı zamanla iç yüzeyi ıslanır. Bir zamanlar popüler olan zayıflama eşofmanlarından giymiş gibi olursunuz.

Neyse bu halde yola çıktım. Bu günkü hedefim Salda gölünü görmek için batıya, oradan sonra da eve dönmek için kuzeye ilerlemek. Eğirdir’den Isparta’ya gitmek için başta epeyce dik ve virajlı bir yoldan gitmeniz gerekiyor. Sonrasında yol düzeliyor. Isparta yakın ancak Burdur’a gitmek için içinden geçmeniz gerekiyor ve bu da çok zaman alıyor. Sonrasında yine yakın olan Burdur’u da geçtikten sonra Salda gölüne doğru ilerliyorum. Uzaktan görmeye başladıkça gölün harika rengi ve kumsalın parlaklığı kendini belli ediyor. Hemen uygun bir yerde durup kendimi kızgın kumlara (aylardan mart) atmak istiyorum.

20210322_123906-01

Aşağı sahile doğru ilerledikçe iyice heyecanlanıyorum. Nihayet sahile geldim. Şu kumların rengine bakar mısınız?

20210322_125154-01

Kumlu bölgeye gelince beni şaşırtan bir görüntüyle karşılaştım. Salda gölü için hani “Saldivler” deniyor ya, ben de kumun öyle parlak renkli deniz kumu gibi ince olacağını düşünmüştüm. Ama burdaki kum aslında parlak beyaz renkli küçük çakıl taşlarından oluşuyor. Yani toz şeker kıvamında değilmiş. Bu bana çok ilginç geldi. Acaba NASA’nın da ilgisini çeken bu muydu?

20210322_125314-01

Göle veda edip yola koyulma vakti. Yurt genelinde görülen yoğun yağmura yakalanmak var. Sahi o yağmur neredeydi?

 

20210322_123925-01

Gölden ayrılıp Güney, Serinhisar, sonrasında 3. defa Denizli (bir yıl yaşamak bağımlılık yaptı demek ki) Dinar (2. defa) Sandıklı ve Afyon. Afyon’da Kütahya yol ayrımındaki tesislerde yakıt alıyorum ve Kütahya’ya doğru ilerlemeye başlıyorum. Epeyce bir yokuş tırmandıktan sonra platoya ulaştığımda çok şiddetli bir rüzgar beni karşıladı. Üstümdeki yağmurluk da rüzgarda işleri zorlaştırıyor, paraşüt etkisi yapıyor neredeyse. Yandan o kadar rüzgar esti ki motosiklet bir yana doğru yatık ilerledi uzunca bir süre. Yine de yağmura yakalanmadan Bursa’ya ulaşmak için hız kesmiyorum. Kütahya içerisine geldikten sonra şehirdeki bir dizi trafik ışığı beni yavaşlatıyor. Şehir çıkışından sonra İnönü’ye kadar harika açık virajlara sahip iyi tutuşu olan asfaltlı bölünmüş yolda, virajların keyfini çıkarırken aklıma bir anda fitil geliyor! Fitil güvenli değil ve bu kadar virajda çok ısınan lastikler yarılabilir. Hemen arka lastik basıncına bakıyorum, bir ara 49 psi ya kadar çıkmış ki soğuk halde olması gereken 42! Tempoyu biraz düşürmekle birlikte basıncı 46 civarında tutarak keyfe de ara vermeden ilerliyorum. Aslında daha yavaş olmalıyım bu durumda. Ama yağmur; sahi nerde bu yağmur!!!

İnönü’de de bir trafik lambasında durakladıktan sonra aynı özellikteki yoldan Bozüyük’e ulaşıyorum. Oradaki benzincide duraklıyorum. Yakıtı da içmiş bu sefer!!

Afyon’daki tesisten yakıt alan ve km sayacını sıfırlayan bir araç; Kütahya ve İnönü üzerinden Bozüyük’e ulaştığında ortalama hız verisi kaç olabilir? Bu sorunun yanıtı, yakıtın neden bu kadar çabuk bittiğini açıklıyor aslinda.

İyi de yağmur; başlayacam yağmuruna. Yağmur yağmur diye diye bütün yolu yağmurlukla geldim zaten rüzgardan pat pat vurdu hep, yağmurmuş. Bari bir kaç damla yağsaydı… Aklımdan geçenler bunlar :)

Bozüyük sonrası İnegöl’e doğru yavaş bir tempoyla ilerliyorum. Trafik yoğun, ben de yoruldum zaten. İnegölü de geçtikten sonra neyle karşılaştım dersiniz?

Yağmuuuuur. Yola çıkarken baktığım haritada Türkiye Cumhuriyeti’nin neredeyse tamamı yağmurlu görünüyordu ancak ben yağmurla son günde gittiğim 725 kilometrenin son 50 kilometresinde karşılaştım. Hazırlıklı olduğum için sevineyim mi yoksa önceki 650 kilometreyi yağmurlukla gittiğim için üzüleyim mi?

Yağmur altında son 50 km yolu da sorunsuz geçiyor ve eve ulaşıyorum.

Bu biraz sıkıştırılmış gibi görünen 3 günlük gezide şehir içlerindeki gezmelerle birlikte toplamda 2100 kilometreye yakın yol gittim. Daha önce görmediğim yerleri gördüm, fotoğraf çektim, üşüdüm, sıcakladım, sorunlarla mücadele ettim. Ama sonuç olarak çok iyi geldi, keyifliydi. Yalnız motosiklet sürmenin dezavantajları olmakla birlikte; istediğinizde durmak, istediğiniz yerde yemek yemek ve kalmak, istediğiniz yerleri gezmek ve fotoğraf çekmek için bolca zaman ayırmak gibi avantajları da var. Baharın bu ilk günlerinde sezonu bu geziyle açmak güzel oldu. Umarım gezip gördüklerimi sizlere kendiniz görmüşçesine aktarabilme fırsatım olmuştur. Ben görmediğim yerler hakkında dinlemeyi, okumayı seviyorum. Bilgi ve macera paylaştıkça güzel. Yakında vakit bulabilirsem; bu geziden daha sonra, yazın gerçekleştirdiğim çok daha uzun bir gezinin yazısını yazıp paylaşmayı planlıyorum.

Bu arada gezi boyunca motosiklet kullanırken kafamın içinde sürekli dönüp duran bir müzik vardı. Bu grubu ve parçayı o zamanlar çok sık dinlemekten olsa gerek; her seferinde parçadaki farkli bir enstrumanın ezgilerini ve vuruşlarını zihnimden geçiriyordum. Biraz da bu geziyle özdeşleşti bu parça. Onu da sizlerle paylaşmak isterim. Dikkat; yoğun enstruman, teknik ve caz içerir!

Hoşça ve sağlıcakla kalın.

20210321_173819-01

, , , , , , , , , , , , ,

  1. #1 by Bekir Hakan Bakkal on 27 Ağustos 2021 - 16:49

    Valla hem fotolar hem metin harika olmus Semihcim
    Ellerin dert gormesin…

(yayınlanmayacak)