Karadeniz 2.0 – 2. Bölüm: Macera


Karadeniz gezimizin ikinci bölümüyle karşınızdayız. İlk bölüme buradan ulaşabilirsiniz. Nerede kalmıştık?

-Özge, bu bir işaret galiba. Devam etmesek mi? Yol da kapalı.
-Buraya kadar geldik bence devam edelim. Motor geçer dediler hem. Bana bulutları yukarıdan gösterecektin ya…

Haydaaaaa. Bu hiç de benim tahmin ettiğim cevap değildi. Ne yapıcaz? Özge’nin cevabı benim için yeterli değil. Sorumluluk bilinci beni daha fazla araştırma yapmaya sevkediyor. Biraz yukarı çıkıp bakayım ben diyorum ve başlıyorum yaya olarak yukarı doğru çıkmaya. Özge oturmuş dinleniyor. Bir yandan da onu gözlerken yolun durumunu görüyorum. Durum böyle…

DSC_2498

2008 yılında buradan geçerken yoğun sis vardı. Yağmur yoktu ama yerler sisten ıslak ve kaygandı. Yoldan arada bir geçen kamyonlar vardı. Kullanılan bir yoldu. Çok zorlanmıştım. Motorum daha hafif ve tek kişiydim (iki motor gitmiştik, arkadaşım eşiyle birlikte Suzuki DL-650 V-Strom ile gelmişti. Saygılar İnanç ve Ayşe). Çok dikkatli bir sürüşle yukarıya kazasız belasız tırmanmayı başarmıştık. Şimdiyse yukarıdan toprak, taşlar ve arada arabanın geçişine izin vermeyecek şekilde yolun yarısını kapatan kayalar yuvarlanmış. Üzerinden de araç geçmeyince taşlar sivri, toprak ise gevşek olarak kalmış. Bu düşüncelerle aşağı inip Özge’ye fotoğrafı gösteriyorum.

-Özge durum bu. Dönsek mi?
-Ben de çıkıp bir bakacağım.

Özge beni bırakıp kendisi yürümeye başlıyor. Duruma bakıp geldikten sonra; “Çıkarız ya herhalde” diyor. Bunu duyduktan sonra yapacak bir şey yok. Çıkacağız. Birlikte motoru kaldırıyoruz. ıııııııhhhh…. mhhhhhh…. Arkadaş bu ne… Kütük gibi. Zor kalktı yerinden. 1200 cc motorlar arasında sanırım en hafifi KTM 1190 Adventure. 212 kg boş ağırlığı var. Yine de çok ağır. Neyse ki yan çantalar var da açılı yattı.

Koruyucu kıyafetimizi tekrar giyip tırmanmaya başladık. Tırmanışta bazı kesimlere daha fazla taş toprak yuvarlanmış. Bazı yerlerse sadece toprak yol şeklinde.

20160914_111017

20160914_111038

20160914_111043

Buraya gelirken geçtiğimiz yollarsa bunlar

20160914_111247

20160914_111252

Yola devam ediyoruz. Firkete virajlar var. Debriyajı daha sık kullanarak bazıları sorunsuz geçiliyor ama bazıları o kadar dar ki tek seferde dönülemiyor. İleri geri yaparak bir kaç seferde dönülebiliyor. Yüksekliğimiz artıyor…..

20160914_111450

20160914_111635

DSC_2499

Derken öyle bir yere geldik ki; çok dar bir viraj. U dönüşü. Hem dar hem girişi ve çıkışı arasında epeyce bir yükseklik farkı var, çok dik; hem de viraj içinde dışarı doğru ters bir eğim var. Üstelik zemin de gevşek toprak. Ne yapacağız? Özge’ye sen in diyorum bir şey olursa bari birimize olsun. Gerçi dağın başında tek kalırsa da sorun ya… Motoru park edip önce bir mola verip düşünüyoruz. Hatta bir de video çekiyoruz. Moladan sonra bu ters eğimli, dar, dik, gevşek zeminli virajda bir kaç ileri-geriden sonra motorun yönünü yukarı çıkan yola doğru çevirmeyi başarıyoruz. Yalnız döndükten sonraki kısım da çok dik ve zemin de gevşek. Motoru o ana kadar Rain modda kullanmıştım. (motor gücü 100 hp ye düşüyor, gaz tepkileri daha yumuşak hale geliyor, süspansiyonlar daha yumuşak oluyor, patinaj önleyci sistem arka tekerin kaymasına hiç izin vermiyor, ABS her iki tekerde de erken müdahale ediyor.) Onunla bir deneyeyim diyorum. Hooop. Motor çıkamıyor ve yan yatırıyorum motoru. Neredeyse iki yıllık evliliğimiz var; Özge’nin adının anlamına (gözüpek)yakışır şekilde böyle acar olduğunu bilmiyordum. Benden daha gayretli, çevik, gücü kuvveti de yerinde maşallah. Yardımıyla kaldırıyoruz motoru. (yine yan çantalar sağ olsun) tekrar deniyorum çıkmayı; hooop…. Yine yana. Tekrar kaldırıyoruz motoru. Bu sefer off-road moduna alıyorum. (100 hp motor gücü, orta gaz tepkisi sert süspansiyon, patinaj önleyici her iki teker arasındaki dönüş farkı 2 katı olana kadar müdahale etmiyor, abs arka tekerde devre dışı). Yine deniyorum bu sefer daha çok gaz veriyorum. Motorun kıçı atıyor ve hoop… Yine yan yatıyor.

20160914_115905

Asfalt lastikleri gevşek toprağı tutmuyor ve çıkamıyorum. Tekrar motoru kaldırıyoruz. Artık elimiz kolumuz titriyor. Gücümüz kalmadı. Motorun önü hala yukarıya bakıyor. Ufak ufak geri kaydırarak virajın köşesine kadar getiriyouz. Ne var ki buradaki zemin de aşağıya doğru eğimli ve sol taraf yan ayağın motoru dik tutamayacağı kadar aşağıda. Özge hemen iki iri taş getiriyor ve yan ayağı onun üstüne koyup dinleniyoruz. Bu arada ne yapsak nasıl yapsak tartışıyoruz. Motor hala yolun yukarı giden kısmına bakıyor. Arka teker de virajın dış tarafına yuvarlanıp kalan taşlara dayanmış durumda. Daha da geri gitmiyor. Önce o taşları yerlerinden alıp daha düz bir yer elde ediyoruz. Biraz daha geri geri kaydırıp motorun yönünün en azından gelen ve giden yolun tam ortasına bakmasını sağlıyoruz. Yine dinlenme…

İnen ve çıkan yol arası o kadar dar ki yol hiç ara vermeden yükseklik kazanıyor ve bu durum da iki yolun arasında yanal eğimin yine çok fazla olmasına yol açıyor. Motoru oraya doğru götürürsek eğimden yine kayıp düşecek. Özge diyor ki;

-Bu motor illa ki yine devrilecek bari üzerine binmeden ittirelim. Kayar düşer ama en azından yönü aşağıya dönmüş olur
-Olmaz. Bir daha düşürmek istemiyorum motoru. Hem ya başka yöne doğru devrilirse? Daha da zor olacak işimiz. Ayrıca kollarımda derman kalmadı, bir daha kaldırmak çok zor bunu.

Suyumuzu da tükettik… Aklıma fikir geliyor. Motoru, Özge’nin getirdiği taşın üstünde duran yan ayak üzerinde döndürmeyi düşünüyorum. Normalde 212 kg motor ama 2 boş yan çanta biraz dolu arka çanta, motor koruma demirleri, yan çanta demirleri, karter koruma, radyatör koruma derken ağırlığı boş haliyle olan 212 kilonun çok daha üzerinde ve yerden yüksek. I-ııııııııh. Tükenmiş gücümle yan ayak üstünde kaldırabiliyorum ve Özge de motoru sağ ön tarafından itiyor. (Maşallah…). Motor bir derece dönüyor.

Artık önü daha az yan eğimi olan bir yerde. Ohh. biraz ilerleme katettik. Hemen yolun eğimli bölümünde duran taşları temizliyoruz ve motora yol yapıyoruz. Motorun üstüne çıkıyorum ve çalıştırmadan birinci viteste, debriyajı milim milim sıkıp bırakarak motorun çok yavaş bir şekilde aşağı ve yolun ortasına doğru yönlendirip duruyorum. Yaşasınnnnn!!!

Şimdi yolun orta kısmında sadece aşağı doğru eğimin olduğu bir yerdeyim ve her iki ayağım yanda motoru düşürmeden durmaktayım. Özge’ye biraz aşağıya gidip Motoru daha düz bir zeminde bırakıp geleceğimi söylüyorum. Öyle yapıp kıyafetlerimizi eksiksiz giydikten sonra Kaplan’ımıza biniyor ve gerisin geri dönüyoruz. Elimiz ayağımız titriyordu yorgunluktan ama Uzungöl’e kadar motoru hiç yatırmadık.

Molada çektiğimiz video belki size biraz daha fazla fikir verecektir. İşte video;

Demek ki büyük motor, artçı, zor koşullar, asfalt lastikleri, ıssız dağın başı birarada olmazmış. Bu geziden de bu dersi çıkarıyorum.

Uzungöl’de kaldığımız tesise geri geldik. Sabah 9 gibi çıkmıştık, saat iki buçuk gibi geri geldik. Gelir gelmez de yağmur çiselemeye başladı. Neyse ki dağ başındayken yağmamıştı. Eşyaları çantaları yüklemeden önce zincir yağlama işine girişeceğim. Bu arada orada çalışan 20-22 yaşında motosiklet sevdalısı gençler geliyor yanıma. Motor hakkında sorular soruyorlar. Kaç beygir? Son sürati ne? Fiyatı ne? Nereleri gezdin?

Ben nazara inanan biriyim. İnsanların gözünün kalmasından pek hoşlanmıyorum. Gerçek değerleri açıklamak ile olduğundan düşük, silik nicelikleri söylemek arasında gidip gelirim hep. Biri nazara getirir ötekisi de yalan söylemek gibi gelir. Bu ikilem arasında yanıt verdikten sonra gençler işlerinin başına geçiyor, ben de zinciri yağlamak üzere orta sehpaya almayı deniyorum. Çiseleyen yağmur sonrası kayganlaşan ayakkabım ve orta sehpa pedalından ayağım kayıyor veee….

Gümmmm….

Sinirden ağlamak üzereyim. Dağın başındaki yan yatmalar en azından zorlu koşullardan dolayı oldu da bu ne şimdi. Eski 500 cc lik, 11 senelik motorumda da çok kere geldi başıma. Hep nazar deydi birileriyle konuştuktan sonra ve motor düştü, devrildi. Hatta bir keresinde sanırım 2014′tü; Kıyıköy’de, 2005 Kawasaki KLE 500′ümün (Tay) üstünde, sanırım İstanbul’dan gelen, KTM 990 ve BMW 1200 RT kullanan iki kişiyle olan muhabbetimden 5 dakika sonra çamurda öyle bir kayıp düşmüştüm kiiii, düştüğüm yerden kurtulabilmek için acil numara çevirmek zorunda kalmış ve jandarmanın sayesinde kurtulmuştum (Tam da burada).Arkadaş nazar deyiyor, motor eski, küçük olunca da deyiyor, bununla da deyiyor. Tay, Kaplan aynı…

Yapacak bir şey yok. Yağmur biraz çiseleyip dindi. Ama bize yetti işte. Motoru kaldırıp, zinciri yağlayıp, çantaları yükledikten sonra sahile, Of’a doğru yola koyuluyoruz. Saat üç buçuk dördü buldu sanırım. Gidiş yolu da geliş gibi yine çok yoğun, yorucu. Sanki İstanbul trafiği… Neyse, bir şekilde sıyrılıp çıktığımız yolda yağmur tekrar başlıyor. Üstümüzde yağmurluk yok.Yolda bir yerlerde bir dam altında durup yağmurlukları giyelim diyorum ama yok… Dam altı, köprü altı yok. Ya da ben göremiyorum. Öyle böyle derken Of’a kadar gelip, benzincide duruyoruz. Yağmurlukları giyiyoruz giymesine de kıyafetlerimiz ıslanmış. Islak kıyafetin üstüne giydik yağmurlukları iyi mi. Bu arada yağmur deli gibi yağmaya başladı. Göz gözü görmüyor. Benzinciye gelenler bir yağmura bir de bize acıyan gözlerle bakıyorlar. Ama bizim gitmemiz gerek. Zilkale’de dağevinde yer ayırttık…

Sağanak yağmur altında Rize’ye doğru yola çıktık. Yağmur bir ara azaldı, bir ara dindi. Ama yerler hep ıslaktı. Biz ıslak kıyafetler üstünde yağmurlukla, hiç durmadık. Taa ki Çamlıhemşin’e kadar. İyice acıktık tabi.

Çamlıhemşin’de Şelale kafe görüyoruz, yolun kenarında, belediye binasının alt katı. Kendimizi oraya attık. İçeride masalar, bir de dışarıda tente altında masa ve sandalyeler var. Dışarı oturalım dedik. Sandalyelerin bir kısmı kumaş kaplama, bir kısmı yekpare plastik.

-Abi sen bize plastik sandalye ver, bizden sonra oturan kulağımızı çınlatmasın. :)

Şelale kafede çok güzel pide yapıyorlar. Karışık ve kavurmalı, kıymalı-kaşarlı, hepsi çok güzel. Ama kavurmalı yok muu… Biz Şelale kafeyi beğendik. Aşağıda oturduğumuz yerden gördüğümüz yağmur…

DSC_2505
Bu da kafenin şelalesi ve damlacıklar
DSC_2507

Bu arada bir gün önce rezervasyon yaptırdığımız dağ evini telefon ile arıyoruz. Neden mi? Dürtüyor işte bir şeyler. Bu gün adrenalini yeterince yaşadık. Bari bundan sonra rahat edelim, kendimizi garantiye alalım. Telefondaki görevliyle diyaloğumuz;

-Kolay gelsin. Akşam için rezervasyonumuz vardı. Oraya gelirken Çamlıhemşin’den Zilkale yönüne dönüyoruz değil mi? Sonra sapacağımız bir yer var mı?
-Yok hocam köyü geçeceksiniz hemen sonrasında sağa yol ayrımı var. Tabela da var.
-Peki yol nasıl?
-Yol güzel. Sadece son 50 metresi toprak.
-Yokuş falan var mı dik mi?
-Yok yok, yolun ilk 10 metresinde hafif eğim var sonrasında düz.

Neyse ki rahatladım. Boşuna evham yapmışım. On metre dediğin nedir ki motoru kaptırırsın çıkıverir, sonrası da düzmüş zaten. Ohhh, şükür. Bu düşüncelerle Çamlıhemşin’den Zilkale tarafına dönüyoruz. Çamlıhemşin’deki bardaktan boşanırcasına yağan sağanak yerini çiselemeye bırakıyor ama uzun süre yağmış olacak ki yol ve toprak suya doymuş. Alaca karanlıkta da Fırtına Deresi’nin yolun yan tarafından aktığını zar zor görüyoruz. Yol da Arnavut kaldırımı şeklinde bu arada. Git git bitmiyor. Zilkale’yi (kale) gördük, geçtik. Hava karardı artık. Gidiyoruz, hala yok. Seyrek olarak araçların geçtiği yolda bir ara öyle bir yere geliyoruz ki kararmış hava, yol üzerinde ağaçlar da birleşmiş. Tünel gibi olmuş. Sadece motosikletin farı ışığında o doğal tünelin içinden geçiyoruz. Korku filmi gibi. Özge arkadan beni dürtüyor.

-İyi misin bir sorun mu var?
-Yok yok Yolda arnavut kaldırımlarının arasında çimenler büyümüş dikkat et yağmurda kayar.
-Tamam yavaşlayayım
-Bu kıyafetler ne olacak? Sabaha hayatta kurumaz
-…

Hatuna motorculuğu öğrettik de iyi oldu galiba. Gerçi arada bir şunu niye öyle yaptın burdan niye böyle döndün viraj çizgisini bilmem ne yaptın dediği de oldu ama, genel olarak iyi oldu iyi. Benimkinden daha keskin olan gözleri bu detayı atlamıyor. Ben de dikkat kesilince motosikletin far ışığının altında fark ediyorum. Zaten çok ıslandık, üşüdük. Biraz daha yavaş gidelim. En fazla daha fazla üşürüz.

Zilkale’yi geçtik geçmesine de bizim dağevinden hala haber yok. Git git yok. Hava iyice karardıktan sonra bir tabela gördük. Hah. Dur, dur!

Haydaaa. Arnavut kaldırımı taş döşeli ana yoldan sağa doğru ayrılan yol dimdik. Toprak. Yerler ıslak. Çamur olma ihtimali de yüksek. Motor da Soğanlı Geçidi’nden farklı olarak tam yüklü. Motoru sapağın orada park edip dörtlüleri yakıyorum. “Özge iki dakika bakayım yol nasıl, 10 metre demişti yokuş için ama bu bıraz daha fazla sanki. Yukarı doğru yaya yürümeye başlıyorum. Zemini karanlık nedeniyle tam ayırtedemedim toprak mı çakıl mı ama kesin olarak gördüğüm bir şey var ki yolda tekerlek izinin arasında kalan bölümde yer yer 50 cm uzunluğa ulaşan ıslak otlar var ve bunlar yağmurda çok kayar! Bir şeridi takip edip kesinlikle karşıya geçmemek lazım. Yürüyorum yürüyorum, 10 metre yokuş bitmedi. Bu motor burada düşer. Bari yokarı çıkıp yardım isteyeyim. Yürümeye devam ediyor ve dağ evine ulaşıyorum. Aşağıda toplam elli metre olup ilk 10 metresi dik olan yolun google haritalardai görüntüsünü görüyorsunuz.

zilkale20yoku

Telefondaki 50 metre olmuş 200 metre, ve bunun yaklaşık 70 – 80 metresi dik yokuş. E hani?

İkiyüzüncü metrede ulaştım ve

-Kolay gelsin biz rezervasyon için geldik ama motor var yüklü. Buradan çıkmaz, düşecek. Gelin düşerse beraber kaldıralım.
-Motor çıkar çıkar sorun yok

E tabi motordan kastı oralarda kullanılan ufak 100-125 cc keçi gibi her yere tırmanabilen motorlar. Bizimki gibi 212 kg boş ağırlık + yakıt + motor koruma demiri + arka çanta demiri + yan çanta demiri + karter koruma + yükleriyle birlikte 40 kilo tarttığımız çantalar + ben.

Arkadaş, sabahki Soğanlı geçidi maceramızdan sonra tam adrenalin peşimizi bıraktı dedik, çamaşırımıza(!) kadar ıslandık, üşüdük, karanlığa kaldık, ıssız yerlere geldik. Bir de bu çıktı. On yıldır motosiklet kullanıyorum, şimdiye kadar yaşadığım adrenalinin toplamı kadar bu gün yaşadım yeminle. Pufff…

Özge’yi yukarı dağevine doğru gönderiyorum yaya. Otelin görevlisini de tali yolun tam orta kısmında bekletiyorum ki müdahale etmesi daha kolay olsun. Atladım motora. Rain mod. Ya Allah bismillah…

Gazladım, yola gir, yokuşta ilerle, sağ taraftaki tekerlek izinden git, sol taraf uçurum. Sakın orta kısma basma, kayarsın, düşersin. Buz gibi kayar yerdeki ıslak otlar. Git, gazı kesme sakın; durursan düşersin, bir daha kalkamazsın. Özge çekil yoldan!!! Yolun sağındaki otlar yola doğru uzamış, sol tekerlek izine geçmen lazım. Oağaaoğaaaoğoağoağğ. Geçtim sol tarafa. Dayı çekil oradan yahu! Gaz kesme, devam…

İnanamıyorum. Çıktım! Nasıl oldu bu anlamadım. Orası düşülecek yerdi, çıktım. Ohhh şukür. Özge ve görevli de yaya olarak geliyorlar. Görevli “ben demiştim çıkar buradan diye” diyor. Sen bir de bana sor. Dayı gel bi yardım et şunu orta sehpa’ya alalım (yan sehpada devrilir bu ıslak zeminde). Aynı anda biir, ikiiii.. üüüüç. Dayı: “Yahu bu ne ağır motormuş”

Yaaaa. Biz Özge’yle kaldırıyorduk onu yüklüyken. Özge de kıs kıs gülüyor yanımızda. “Mahsus yardım etmedim, görsün diye ne kadar ağır olduğunu” dedi sonradan. Aaah ah. Kadınlar…

Yorgun, bitkin, gururlu, mutlu ve ıslak şekilde odamıza geldik. Otellerde en sevmediğim şey odalarda yalınayak ya da çorapla gezilememesidir. Kendimi hep yabancı hissederim, benimseyemem. Burası müthiş. Ayakkabılar dışarıda çıkarılıyor. Ben bu işi çok sevdim. Kıyafetlerimiz iyice ıslak. O da yetmezmiş gibi o yağmurda yan çantalar da su almış, içteki yumuşak çantalar ıslanmış, azıcık da içindeki eşyalar.

Oda küçük, yürünecek çok az yer var. İşletmeci kaloriferi yakmış, cayır cayır.. Eylül ayında akşamları hava soğuk burada. Odaya girdikten bir saat sonra kaloriferin üstü, askılar, yatak başları, komidin üstleri vb. kullanılabilecek her yerde ıslak kıyafetler serili veya asılıydı. Pencereler buhardan dışarıyı göstermez oldu. O kadar maceradan sonra o gece deliksiz bir uyku çektik. O kadar yorulduk o kadar gerildik ki uykuya nasıl daldığımı hatırlamıyorum. Tek hatırladığımsa “sabah aşağı nasıl indiricez motoru?”…

Üçüncü günkü rotamız şu şekildeydi
uzungolzilkale
Sabah uyandığımızda yağmur dinmiş, dağlar dumanlı. Üstelik ıslanan kıyafetler de kupkuru! En çok buna sevindik. Manzara da müthiş. Burada uyanmak çok güzel.

DSC_2512-01

DSC_2513-01

Kahvaltı esnasında yan odalarda kalan bir ekiple tanışıyoruz. İstanbul’dan uçakla Trabzon’a gelmişler, oradan minibüs kiralamış, öyle geziyorlar. Onlar da motorcu. Epeyce muhabbet ediyoruz kendileriyle.  Onlar da “gelirsiniz, kolay…” denilen yerlerden uğraştıkları halde minibüsle geçememişler. Biz de soğanlı geçişi, ve buraya gelen yolun 50 metre denip  200 metre çıkmasını anlatıyoruz.  Onlar bizden tecrübeli, diyorlar ki  “hocam sen karadeniz insanının dediğini direk beşle çarp, ondan sonra değerlendir” Haklılar. Bir daha buralara gelirsem unutmam bunu. Güzel bir kahvaltı sonrası bugünkü planımız Zilkale’yi ve Ayder Yaylası’nı gezip, sahile indikten sonra doğuya doğru devam etmek.

Bu günlük de bu kadar. Bir sonraki bölüm olan “Karadeniz 2.0 – 3. Bölüm: Rengarenk” yakında yayında olacak. Çok güzel çok renkli yerlerde bulunduk. Gezimizin devamında görüşmek üzere, sevgiyle ve hoşça kalın.

 

, , , , , , , , , ,

  1. Henüz hiç yorum yok.
(yayınlanmayacak)